Haber

Faruk Nafiz Çamlıbel (1898 – 1973)

Oct 6th, 2009 | Filed under Sanat-Edebiyat

Şair İstanbul’da doğdu tıp fakültesine devam ettiysede bitirmeden ayrıldı ve gazeteciliğe başladı. Daha sonra edebiyat öğretmenliğine geçti. 1946′dan 27 Mayıs 1960′a kadar İstanbul milletvekili olarak TBMM’de bulundu  Akdeniz’de bir gezideyken gemide kalp yetmezliğinden öldü. Faruk Nafiz Çamlıbel, önceleri aruz vezni ile aşk şiirleri yazıyordu. Sonra milli edebiyat akımının etkisi ile hece ile yazmaya başladı ve ‘ Hecenin beş şairi’ nden biri oldu. Edebiyat öğretmeni olarak Anadolu’da bulunması onu memleket edebiyatına yöneltti.Hem hece hemde aruz vezni ile yurdun güzelliklerini anlatan şiirler yazdı.

Şiirleri:

Şarkı Sultanları (1918)

Dinle Neyden (1919)

Gönülden Gönüle (1919)

Çoban Çeşmesi (1926)

Suda Halkalar (1928)

Bir Ömür böyle Geçti (1932)

Elimle Seçtiklerim (1935)

Boğaziçi Şarkısı (Sadettin Kaynak ile birlikte, 1936)

Akarsu (1936)

Tatlı Sert (Mizahi Şiirler, 1938)

Akıncı Türküler (1938)

Heyecan ve Sükun ( Seçmeler 1959)

Zindan Duvarları ( Yassıada dönemi şiirleri 1967)

Han Duvarları (1969)

Oyunları:

Canavar (Manzum üç perde – 1932)

Özyurt (Üç perde – 1932)

Kahraman ( Üç perde – 1933)

Yayla Kartalı (1945)

Romanları:

Yıldız Yağmuru (1936)

Ayşe’nin Doktoru (1949)

 

                          Han Duvarları

    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

    Bir dakika araba yerinde durakladı.

    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    

    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…    

    Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    

    Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.    

    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    

    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,    

    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı…    

    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,    

    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,    

    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler…    

 

    Ellerim takılırken rüzgârların saçına

    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    

    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,     

    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,

    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    

    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.    

    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    

    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    

    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

    Yol, hep yol, daima yol… Bitmiyor düzlük yine.    

    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,    

    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,    

    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan    

    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,    

    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor…    

    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    

    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

 

    Bir sarsıntı… Uyandım uzun süren uykudan;    

    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,    

    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,    

    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.    

    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri    

    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya    

    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    

    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,

    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,    

    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı    

    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler    

    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler…    

    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,    

    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;    

    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,    

    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler…    

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,    

    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken    

    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;    

    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    

    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;    

    “On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan     

      Baba ocağından yar kucağından    

      Bir çiçek dermeden sevgi bağından    

      Huduttan hududa atılmışım ben”    

    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi…

    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.    

    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;    

    Araya gitti diye içlenme baharına,    

    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!…

 

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,

    Soğuk bir mart sabahı… Buz tutuyor her soluk.

    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri    

    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,    

    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor…    

    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,    

    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,    

    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden    

    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,    

    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,

    Burada son fırtına son dalı kırıyordu…

    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,

    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;    

    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü…    

    Gönlümde can verirken köye varmak emeli    

    Arabacı haykırdı “İşte Araplıbeli!”    

    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana    

    Biz menzile vararak atları çektik hana.    

 

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş    

    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,

    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…

    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,

    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,

    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    “Gönlümü çekse de yârin hayali    

      Aşmaya kudretim yetmez cibali    

      Yolcuyum bir kuru yaprak misali    

      Rüzgârın önüne katılmışım ben”    

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,

    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı…

    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde    

    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu’daydık,

    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,

    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    “Garibim namıma Kerem diyorlar    

      Aslı’mı el almış haram diyorlar    

      Hastayım derdime verem diyorlar    

      Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”    

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

    Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:

    “Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu’nu?”

    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

    Dedi:    

           “Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!”

    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti…    

    Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi.    

 

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri    

    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,    

    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..     

     Çoban Çesmesi


Derinden derine ırmaklar ağlar,   
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,   
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,   
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.   
       
"Göynünü Şirin'in aşkı sarınca   
Yol almış hayatın ufuklarınca,   
O hızla dağları Ferhat yarınca   
Başlamış akmağa çoban çeşmesi..."   
       
O zaman başından aşkındı derdi,   
Mermeri oyardı, taşı delerdi.   
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.   
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.   
       
Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,   
Kerem'in sazına cevap veren bu,   
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...   
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.   
       
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,   
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,       
Ateşten kızaran bir gül arar da,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,   
       
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,   
Tarihe karıştı eski sevdalar.   
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,   
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...   

 

 

Henüz yorum yok.



Dip Not: Site içerisinde yer alan yazılar sadece tavsiye ve bilgi amaçlıdır. Kesinlikle tedavi amaçlı değildir. Uygulamaların sorumluluğu site sahibine veya konuyu açan ya da yorum yapan üyeye ait değildir. Sağlık sorunlarınız ve tedavisi için mutlaka ilgili uzmana başvurunuz. Ayrıca Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan "İçerik sağlayıcı" olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz "uyar ve kaldır" prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, info@aklindanevarsa.com mail adresinden bize ulaşabilirler.

Telif Hakkı © 2008. Tüm hakları saklıdır.